Son günlerde sosyal medyada peş peşe yapılan paylaşımlar, uzun zamandır Ankara sokaklarının tanıdık simalarından biri olan Yaşar Öztemel’i yeniden gündeme taşıdı. Onu hatırlayanların yazdıkları birbirine çok benziyordu. Kimi, güvenlik kameralarına dönerek gür sesiyle yaptığı konuşmaları anımsıyor, kimi Konur Sokak’ta her gün karşılaştığı o tanıdık yüzü özlemle hatırlıyor, kimi ise tek bir cümleyle bütün bir dönemi özetliyordu: “Bizim kuşağın Ankaralı gençleri 12 Eylül’ü Yaşar Öztemel’e bakarak anladı.” (Ozan Gündoğdu)
Bazı insanların hikâyesi kendilerine ait olmaktan çıkar; bir kuşağın ortak hafızasına dönüşür. Yaşar Öztemel benim için de böyle bir isim. Onu yakından tanımadım. Ama buna gerek de yoktu. Çünkü onun yaşadıkları, aynı yılların içinden geçmiş insanların anlatılarıyla çoktan bizim kuşağın belleğine yerleşmişti. Bir arkadaşın eksik bıraktığı cümleyi başka bir yoldaş tamamlardı; bir cezaevinin duvarına çarpan sessizlik, yıllar sonra başka bir sohbette yeniden dile gelirdi. Böylece Yaşar Öztemel, tek bir insanın hayatını anlatan bir isim olmaktan çıktı; 12 Eylül’ün binlerce devrimcinin yaşamında açtığı yaranın hafızadaki karşılıklarından biri oldu. Genç kuşaklar onu Konur Sokak’ın “Yaşar Abi”si olarak sevdi; bizim kuşağımız ise onun yüzünde, yalnızca bir insanı değil, yarım bırakılmış bir dönemi görüyordu.
Belki de bu yüzden, son günlerde yıllardır hemen her gün Konur Sokak ve çevresinde görülen Yaşar Öztemel’in ortalarda görünmediğine ilişkin paylaşımlar yalnızca bir meraktan ibaret değildi. Onu yıllardır aynı sokaklarda gören, varlığına alışan insanlar doğal olarak kaygılandı. Ankara’nın gündelik hayatının sessiz ama vazgeçilmez parçalarından biri olan bir insanın ansızın görünmez olması, “Yaşar Abi nerede?” sorusunu beraberinde getirdi. Bu soru, yalnızca bir kişinin akıbetini merak etmiyordu; aynı zamanda bir kentin hafızasının eksildiğini hissetmenin yarattığı tedirginliği de dile getiriyordu.
Yaşar Öztemel’in yaşam öyküsü, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinden ayrı düşünülemez. 12 Eylül askeri darbesinin ardından Devrimci Yol saflarında mücadele eden gençlerden biri olarak gözaltına alındı, ağır işkenceler gördü ve bu işkenceler onun yaşamını geri dönülmez biçimde değiştirdi. Yıllar sonra Konur Sokak’ta güvenlik kameralarına dönerek konuşan, zaman zaman kendi dünyasında yaşayan bir insan olarak görülen Yaşar Abi’nin ardında, aslında devlet şiddetinin bir insan hayatında açabileceği en ağır yaralardan biri duruyordu. O nedenle onu yalnızca bireysel bir trajedinin öznesi olarak görmek eksik kalır. Yaşar Öztemel, bu ülkenin insan hakları tarihinin, demokrasi mücadelesinin ve darbe dönemlerinin yaşayan tanıklıklarından biri oldu.
Ancak Yaşar Öztemel’i yalnızca geçmişe ait bir hikâye olarak okumak da doğru olmaz. Onun yaşamı, aradan geçen onca yıla rağmen hukukun, adaletin ve insan onurunun neden bu kadar yaşamsal olduğunu yeniden düşündürüyor. Çünkü hukuk devleti yalnızca yasaların varlığıyla değil, bireyin haklarını gerçekten koruyabildiği ölçüde anlam kazanır. Adalet yalnızca doğru karar vermek değil; makul sürede yargılamak, belirsizliği uzatmamak ve yargı süreçlerini fiilî bir cezalandırma aracına dönüştürmemektir.
Bugün Türkiye’de uzun tutukluluklar, yıllarca süren soruşturmalar, geciken iddianameler ve belirsizlik içinde uzayan davalar üzerine yürütülen tartışmalar da tam bu noktada önem kazanıyor. Gazetecilerden siyasetçilere, belediye başkanlarından akademisyenlere kadar farklı kesimlerden insanlar hakkında yürütülen yargı süreçleri, hukuk çevreleri tarafından yalnızca verilen kararlar açısından değil, süreçlerin uzunluğu ve öngörülebilirliği bakımından da değerlendiriliyor. İnsan hakları savunucuları ve hukukçular, adaletin gecikmesinin de hak ihlaline dönüşebileceğini, hukuk güvenliğinin ancak makul sürede ve adil biçimde yürütülen yargılamalarla sağlanabileceğini yıllardır dile getiriyor.
Bu elbette 12 Eylül ile bugünü özdeşleştirmek anlamına gelmez. Her dönemin kendi koşulları ve kendi gerçekliği vardır. Ancak hukuk devleti ilkesinin temel ölçütleri değişmez. Devletin birey karşısındaki sorumluluğu, hangi dönemde olursa olsun insan onurunu korumak, temel hak ve özgürlükleri güvence altına almak ve adaletin siyasal tartışmaların ötesinde evrensel hukuk ilkeleri doğrultusunda işlemesini sağlamaktır. Yaşar Öztemel’in yaşam öyküsü de bu nedenle bugün hâlâ üzerinde düşünülmesi gereken güçlü bir hatırlatmadır.
Belki de son günlerde yapılan paylaşımlar bu yüzden bu kadar geniş bir karşılık buldu. İnsanlar yalnızca Yaşar Öztemel’i hatırlamadı. Onun şahsında bir kuşağın ağır bedeller ödeyen mücadelesini, darbe dönemlerinin açtığı yaraları ve geçmişle yüzleşmenin neden vazgeçilmez olduğunu da yeniden düşündü. Bizim kuşağımız için Yaşar Öztemel, yalnızca işkencede akıl sağlığını yitirmiş bir devrimci değildi. Aynı dönemde işkencede yaşamını yitirenleri, yıllarını cezaevlerinde geçirenleri, sürgüne gitmek zorunda kalanları, hayatları geri dönülmez biçimde değişen binlerce insanı da hatırlatan ortak bir hafızaydı. Onun hikâyesi, tek başına bir insanın hikâyesi değildi; bir kuşağın ortak hikâyelerinden yalnızca biriydi.
Buna karşılık genç kuşaklar onu daha çok Konur Sokak’ın “Yaşar Abi”si olarak tanıdı. Belki onun geçmişini ayrıntılarıyla bilmiyorlardı ama onu Ankara’nın değişmeyen yüzlerinden biri olarak benimsediler. İşte bu nedenle bugün ortalarda görünmemesi, yalnızca eski dostlarını değil, onu yıllardır uzaktan tanıyan gençleri de endişelendirdi. Çünkü bazı insanlar yalnızca kendi yaşamlarını sürdürmez; yaşadıkları kentin belleğine karışırlar. Onlar görünmediğinde, eksilen yalnızca bir insan değil, o kentin ortak hafızasının da bir parçasıdır.
Dileğimiz, Yaşar Öztemel’in sağlık ve güvenlik içinde olduğuna dair yakın zamanda sevindirici bir haber alabilmektir. Ancak nerede olursa olsun onun yaşamı, bize aynı gerçeği hatırlatmaya devam ediyor. Toplumların hafızası yalnızca büyük siyasal olaylarla değil, o olayların insanların hayatında bıraktığı izlerle de şekillenir. Geçmişle yüzleşmek ise yalnızca tarihe dönüp bakmak değildir; hukukun üstünlüğünü, insan onurunu ve adalet duygusunu geleceğe taşıyabilmenin de ön koşuludur.
Bu nedenle Yaşar Öztemel’i anmak, yalnızca bir devrimciyi ya da 12 Eylül’ün mağdurlarından birini anmak değildir. Aynı zamanda bir kuşağın yaşadığı acıları unutmamayı, o acılardan çıkarılan dersleri hukuk devleti ve demokrasi mücadelesinin ortak hafızasına dönüştürmeyi de ifade eder. Genç kuşakların “Yaşar Abi”si, bizim kuşağımızın ise ağır bedeller ödeyen mücadele arkadaşlarının ortak hikâyesini hatırlatan simgelerden biri olarak Yaşar Öztemel, Türkiye’nin vicdanında yaşamaya devam etmektedir.










