back to top
Ana Sayfa Haberler Ekonomi Yirmi Dört Yılda Yolsuzluk Dosyaları: İhaleden Madene, Altından Fon Krizine

Yirmi Dört Yılda Yolsuzluk Dosyaları: İhaleden Madene, Altından Fon Krizine

AKP’nin 2002’de başlayan iktidarı boyunca bakanların, bürokratların, kamu yöneticilerinin ve iş insanlarının adlarının geçtiği çok sayıda yolsuzluk ve yasa dışı kazanç iddiası gündeme geldi. Deniz Feneri’nden 17-25 Aralık soruşturmalarına, altın ticaretinden kamu ihalelerine, maden ruhsatlarından imar affına kadar uzanan dosyalar, kamu kaynaklarının kullanımı ve devlet denetiminin işleyişi konusunda ciddi sorular doğurdu. Uluslararası suç örgütü yöneticilerinin Türkiye’de yakalanması ve bazılarının vatandaşlık alması, kara para aklama tartışmalarını büyütürken 2026’da yüz binlerce yatırımcıyı etkileyen fon krizi, mali piyasaların denetiminden sorumlu yöneticileri de soruşturmanın merkezine taşıdı.
  • NHA – ANKARA | 5 Kasım 2026

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından başlayan iktidarı yirmi dördüncü yılını doldururken Türkiye’nin yakın tarihinde farklı dönemlerde ortaya çıkan yolsuzluk dosyaları, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı ve ekonomik faaliyetlerin hangi ölçüde denetlendiği sorusunu yeniden gündeme taşıyor. Bakanların, belediye yöneticilerinin, üst düzey bürokratların, kamu kurumlarının ve iktidarla yakın ilişkileri bulunduğu ileri sürülen iş insanlarının adlarının geçtiği dosyalar, yalnızca rüşvet ve usulsüzlük suçlamalarından oluşmuyor. Kamu ihalelerinin dağıtılması, imar kararlarıyla yaratılan ekonomik değerler, maden ruhsatları, vergi ayrıcalıkları, kayıt dışı servetlerin ekonomiye sokulması ve mali piyasalarda ortaya çıkan olağanüstü kazançlar da tartışmaların önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Bu dönemde bazı soruşturmalar mahkûmiyetle, bazıları beraat veya takipsizlikle sonuçlandı. Bazı siyasi sorumluların yargılanmasının önü Meclis kararlarıyla açılmazken, bazı dosyalar Türkiye dışında sürdürülen soruşturmalara konu oldu. Bununla birlikte hukuken yasak olmayan her ekonomik ayrıcalık da kamu yararına uygun olmak zorunda değil. Bir ihalenin yasal yöntemle verilmesi, rekabetin yeterince sağlandığını; imar affından gelir elde edilmesi, yapıların güvenli olduğunu; kayıt dışı servetin ekonomiye kazandırılması ise paranın kaynağının gerektiği gibi araştırıldığını tek başına göstermiyor.

Türkiye’nin 2026’da karşı karşıya kaldığı fon krizi, geçmişte farklı biçimlerde gündeme gelen bu sorunları yeniden görünür kıldı. Yüz binlerce yurttaşın birikimlerini etkileyen kriz, piyasa işlemlerine yönelik suçlamaların yanında, düzenleyici kurumların neyi ne zaman bildiği ve hangi önlemleri aldığı sorusunu da ortaya çıkardı.

Deniz Feneri: Bağışların Akıbeti Ve Türkiye’deki Beraatler

AKP iktidarının ilk yıllarında gündeme gelen Deniz Feneri soruşturması, özellikle Almanya’da yaşayan göçmenlerin yardım amacıyla verdiği paraların kullanımına ilişkin iddialarla başladı. Almanya’da 2008 yılında görülen davada yardım kuruluşunun bazı yöneticileri dolandırıcılıktan mahkûm edildi. Bağışların hangi kişi ve kuruluşlara aktarıldığı, yardım amacı dışında kullanılıp kullanılmadığı ve Türkiye’deki bağlantıları, soruşturmanın önemli konuları arasında yer aldı.

Türkiye’de açılan davada dönemin RTÜK Başkanı Zahid Akman ile Kanal 7 yöneticisi Zekeriya Karaman’ın da aralarında bulunduğu kişiler yargılandı. Türkiye’deki süreç 2015 yılında beraat ve zamanaşımı nedeniyle düşme kararlarıyla sonuçlandı. Almanya’daki mahkûmiyet kararları ile Türkiye’deki davanın sanıkları ve suçlamaları aynı olmadığı için sonuçları birbirine eşitlemek mümkün değil. Ancak yardım paralarının uluslararası dolaşımı, mali denetim ve siyasi bağlantılar hakkındaki sorular dosyanın kamuoyundaki önemini korudu.

Bağışlarla ilgili tartışma, sonraki yıllarda vakıflar ve kamu yararı statüsündeki kuruluşlar üzerinden gerçekleşen para aktarımlarında da yeniden ortaya çıktı.

17-25 Aralık: Dört Bakan, Bir Devlet Bankası Ve Altın Ticareti

Türkiye’de siyasal yolsuzluk iddialarının en kapsamlı biçimde gündeme geldiği süreçlerden biri 17 ve 25 Aralık 2013 soruşturmaları oldu. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ve Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın adlarının geçtiği soruşturmalarda rüşvet, nüfuz ticareti, kaçakçılık, görevi kötüye kullanma ve kamu işlemlerinde menfaat sağlama iddiaları araştırıldı.

Soruşturmaların merkezinde iş insanı Rıza Sarraf, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, bakanların yakınları ve çeşitli kamu görevlileri bulunuyordu. Operasyonların ardından Güler, Çağlayan ve Bayraktar istifa etti; Bağış kabine dışında kaldı. Hükümet ise soruşturmaların Gülen yapılanması tarafından yürütülen siyasi bir müdahale olduğunu savundu.

Savcılık, 2014 yılında soruşturmaların önemli bölümlerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Dört eski bakan hakkında TBMM’de yürütülen soruşturma sürecinin ardından, 20 Ocak 2015’te yapılan oylamalarda Yüce Divan’a sevk talepleri reddedildi.

Bu kararlar nedeniyle eski bakanların suçlamalar hakkında Yüce Divan’da yargılanması gerçekleşmedi. Meclis’in sevk taleplerini reddetmesi, iddiaların bağımsız bir ceza mahkemesinde esastan incelenerek beraat kararı verilmesiyle aynı hukuki sonucu taşımıyor. Buna karşılık soruşturmalar sırasında elde edildiği ileri sürülen bazı kayıtların hukuka uygunluğu da ciddi tartışmalara neden oldu.

Dosyanın dikkat çekici yönlerinden biri, altın ticaretinin devlet bankacılığı, gümrük işlemleri ve bakanlık yetkileriyle bağlantılı olarak gündeme gelmesiydi.

Gana’dan Gelen 1,5 Ton Altın: Meclis Kayıtlarındaki Kaçakçılık İddiası

17-25 Aralık sürecinde ortaya çıkan altın ticareti iddiaları arasında, 2013 yılının başında Gana’dan gelen yaklaşık 1,5 ton altını taşıyan kargo uçağı da bulunuyordu. Meclis soruşturması belgelerine göre, altının Türkiye üzerinden Dubai’ye gönderilmesi sırasında gümrük işlemlerinde usulsüzlük yapıldığı, bazı belgelerin gerçeği yansıtmadığı ve ilgili kamu görevlilerinin işlemlere müdahale ettiği ileri sürüldü.

Dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan hakkında Rıza Sarraf’ın altın ihracatına imtiyaz sağladığı ve Gana’dan gelen altınla ilgili idari ve adli işlemleri engellemeye çalıştığı iddiaları TBMM soruşturmasının konuları arasında yer aldı. Eski Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı hakkında da söz konusu uçakla ilgili denetimlerin gereği gibi yapılmadığı iddiasıyla Meclis soruşturması açılması talep edildi.

Ancak Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın altın olayına ilişkin değerlendirmesinde kaçakçılık suçunun oluşmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı verildi ve itirazın ardından bu karar kesinleşti. Çağlayan da suçlamaları reddederek altın ticaretine ayrıcalık sağlamadığını ve herhangi bir soruşturmayı engellemediğini savundu.

Böylece kamuoyunda geniş yankı uyandıran altın dosyası, mahkûmiyetle sonuçlanmış bir kaçakçılık davası olmaktan çok, milletvekilleri tarafından ileri sürülen iddialar, savcılık kararları ve siyasi sorumluluğa ilişkin tartışmalarla sonuçlandı.

Altın ticareti konusundaki sorun yalnızca fiziki kaçakçılık iddialarından oluşmuyordu. İran’a yönelik yaptırımların aşılması amacıyla altın, döviz ve ticari işlemlerin nasıl kullanıldığı da uluslararası bir soruşturmanın konusu haline geldi.

Halkbank Dosyası: Türkiye’de Takipsizlik, ABD’de Yargılama

Rıza Sarraf’ın 2016’da ABD’de tutuklanmasıyla Türkiye’deki altın ve bankacılık işlemleri yeni bir uluslararası ceza soruşturmasının merkezine yerleşti. Sarraf, 2017’de ABD’de suçunu kabul ederek savcılıkla iş birliği yaptı. Halkbank yöneticisi Mehmet Hakan Atilla ise 2018’de bazı suçlamalardan mahkûm edildi.

ABD savcıları, İran’a yönelik yaptırımların altın ticareti, aracı şirketler ve gerçeğe aykırı ticari işlemler üzerinden aşıldığını öne sürdü. Sarraf’ın ifadelerinde Türkiye’deki bazı kamu görevlilerine rüşvet verildiği iddiaları da yer aldı. Bununla birlikte Sarraf’ın tanıklığı, adı geçen her siyasetçi veya kamu görevlisi hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet bulunduğu anlamına gelmiyor.

Halkbank hakkında ABD’de 2019’da açılan ceza davasında banka suçlamaları reddetti. Mart 2026’da ABD Adalet Bakanlığı ile banka arasında kovuşturmanın ertelenmesine yönelik anlaşmaya varıldı. Haziran 2026’da ise ABD’deki federal yargıç, savcılığın talebi üzerine Halkbank hakkındaki ceza davasını düşürdü. Banka, anlaşma kapsamında suç kabulünde bulunmadı ve adli para cezası ödemedi.

Bu gelişme, Türkiye’nin devlet bankasıyla ilgili uzun süren ABD ceza davasını sona erdirdi. Ancak altın ticareti ve uluslararası yaptırımların aşılmasına ilişkin geçmiş işlemlerin hangi kamu kararlarıyla yürütüldüğü soruları, soruşturmaların siyasi ve tarihsel boyutunda yer almaya devam ediyor.

Kamu İhaleleri: Büyük Sözleşmelerde Aynı Şirketlerin Ağırlığı

AKP iktidarı boyunca ekonomik kaynakların dağılımına ilişkin en sürekli tartışmalardan biri kamu ihaleleri oldu. Köprülerden otoyollara, havalimanlarından demiryollarına ve şehir hastanelerine kadar uzanan büyük yatırımlarda belirli şirketlerin tekrar tekrar yer alması, kamu harcamalarında rekabetin ve siyasi ilişkilerin etkisini gündeme taşıdı.

Bu şirketler arasında Cengiz, Limak, Kolin, Kalyon ve Makyol inşaat grupları sıkça öne çıktı. BirGün’ün kamu ihale verilerine dayandırdığı araştırmaya göre, söz konusu beş şirket 2011-2024 döneminde, bir bölümü ortak girişimler aracılığıyla olmak üzere, toplam 104,5 milyar liralık kamu ihale sözleşmesi imzaladı. Aynı dönemde Rönesans, YDA ve başka büyük inşaat şirketleri de yüksek bedelli kamu projelerinin yüklenicileri arasında yer aldı.

Bu rakamlar, bütün kamu ihalelerinin yalnızca birkaç şirkete verildiği anlamına gelmiyor. Ancak büyük ölçekli yatırımlarda belirli yüklenicilerin tekrar eden ağırlığı, ihalelerin rekabet koşullarının ve sözleşmelerin kamuya maliyetinin ayrıca incelenmesini gerektiriyor.

TBMM tutanaklarına geçen muhalefet araştırmalarında, büyük altyapı ihalelerinde açık ihale yerine pazarlık veya belirli isteklilerin davet edildiği usullerin yaygınlığına dikkat çekildi. Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye Raporu da bu alandaki sorunun yalnızca muhalefetin iddialarından oluşmadığını gösterdi.

Rapora göre Türkiye’de 2024 yılında pazarlık usulüyle yapılan kamu alımları, ihale değerinin yüzde 31,26’sını oluşturdu. Rekabeti sınırlandıran diğer yöntemler de dışarıda bırakıldığında, kamu alımları piyasasının değer bakımından yalnızca yüzde 39,7’si adil rekabete açık yöntemlerle gerçekleştirildi.

Avrupa Komisyonu, kamu ihale mevzuatındaki istisnaların genişlediğini, büyük kamu-özel iş birliği projelerinin sıklıkla genel ihale kurallarının dışında kaldığını ve bağımsız denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini belirtti.

Bu veriler, tek başına herhangi bir şirketin rüşvet verdiğini veya ihale kazandığı için suç işlediğini kanıtlamıyor. Ancak kamu kaynaklarının hangi şirketlere, ne kadar rekabetle ve hangi mali güvenceler karşılığında aktarıldığı konusunda yapısal bir denetim sorununa işaret ediyor.

Vergi Ayrıcalıkları Ve Kamu Garantileri

Büyük müteahhitlerle ilgili tartışmalar ihale bedelleriyle sınırlı kalmadı. Vergi, resim ve harç istisnaları, döviz üzerinden verilen gelir garantileri ve kamu-özel iş birliği sözleşmelerinin uzun vadeli mali yükümlülükleri de gündeme geldi.

Ticaret Bakanlığı’nın bir milletvekilinin soru önergesine verdiği yanıta göre, Cengiz, Kolin, Limak, Kalyon ve Makyol şirketleri için 2010-2020 döneminde toplam 128 vergi, resim ve harç istisna belgesi düzenlendi.

Bu belgelerin verilmesi kendi başına yasa dışı bir işlem değil. Ancak kamu desteğinden hangi şirketlerin ne ölçüde yararlandığı, aynı ölçekteki diğer şirketlerin benzer olanaklara ulaşıp ulaşamadığı ve sağlanan avantajların toplumsal karşılığı, kamu kaynaklarının kullanımında önemli denetim başlıkları arasında bulunuyor.

Kamu-özel iş birliği modeliyle gerçekleştirilen projelerde ise yalnızca yatırımın inşaat maliyeti değil, yıllar boyunca kamu bütçesinden yapılabilecek garanti ödemeleri de önem taşıyor. Bu sözleşmelerin gerçek maliyetleri ve riskleri kamuoyuna yeterince açık biçimde sunulmadığında, projelerin ekonomik yararı konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılması güçleşiyor.

Bir Bakanın Kendi Aile Şirketinden Bakanlığa Satış

2021 yılında dönemin Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan ile eşinin ortak olduğu şirketlerin Ticaret Bakanlığı’na dezenfektan ve koruyucu malzeme sattığının ortaya çıkması, kamu yönetiminde çıkar çatışması tartışmalarını gündeme getirdi.

Ticaret Bakanlığı, söz konusu alımları doğruladı; ancak kamuoyuna yansıyan yüksek tutar iddialarını reddederek ürünlerin pandemi dönemindeki ihtiyaç ve uygun fiyat koşulları nedeniyle satın alındığını açıkladı.

Olayın ardından Pekcan bakanlık görevinden alındı. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün bu dosyaya ilişkin incelemesinde, bir kamu görevlisinin aile şirketleri ile yönettiği kamu kurumu arasında gerçekleşen ticaretin çıkar çatışması bakımından ciddi riskler taşıdığı belirtildi.

Pekcan hakkında Meclis araştırması talepleri ve suç duyuruları gündeme geldi. Bununla birlikte uluslararası kuruluşun dosya incelemesinde, kamuoyuna yansıyan iddialara ilişkin sonuçlanmış bir ceza yargılamasına yer verilmedi.

Olay, yolsuzluk tartışmasının yalnızca doğrudan rüşvet alınmasından ibaret olmadığını gösterdi. Kamu yetkisini kullanan kişinin kendisinin veya yakınlarının ekonomik faaliyetleriyle devletin satın alma kararları arasında çıkar çatışması bulunup bulunmadığı da yönetimde şeffaflığın temel konuları arasında yer alıyor.

Kızılay Üzerinden 8 Milyon Dolar: Yasal İşlem, Kamu Yararı Tartışması

2017 yılında Başkentgaz tarafından Türk Kızılayına yapılan 8 milyon dolarlık bağışın 7 milyon 925 bin dolarlık bölümünün Ensar Vakfı ile yürütülecek projelerde kullanılmasının şart koşulduğu, 2020’de yayımlanan belgelerle gündeme geldi.

Kızılay, bağışın gerçekleştiğini doğruladı. Bağışın kamu yararına çalışan bir kuruluş üzerinden aktarılması, vergi avantajları ve yardım kuruluşlarının aracılık işlevi konusunda tartışma yarattı.

Dönemin Kızılay Genel Başkanı Kerem Kınık, işlemin yasal olduğunu savundu ve vergi kaçırmakla yasal düzenlemelerden yararlanarak vergiden kaçınmanın farklı şeyler olduğunu belirtti. Bağışın gerçekleşmiş olması, tek başına vergi kaçakçılığı veya zimmet suçunun işlendiğini göstermiyor.

Ancak bu işlem, bir şirketin başka bir kuruluşa yönlendirmek istediği kaynağı neden bir yardım kuruluşu üzerinden aktardığı, vergi istisnasının hangi kamu yararına hizmet ettiği ve bağışın nihai kullanımının nasıl denetlendiği sorularını ortaya çıkardı.

Yardım kuruluşlarının, vakıfların ve büyük sermaye gruplarının kesiştiği bu tür mali işlemler, kamu yararı gerekçesiyle sağlanan vergisel ayrıcalıkların ne kadar şeffaf kullanıldığı bakımından önem taşıyor.

Maden Ruhsatları: Toprak, Orman Ve Kamu Yetkisinin Ekonomik Değeri

Türkiye’de son yirmi dört yılın önemli ekonomik kararlarından biri de maden arama ve işletme ruhsatlarıyla genişleyen madencilik faaliyetleri oldu. Orman alanları, tarım toprakları, zeytinlikler ve su havzalarında yürütülen madencilik projeleri, çevresel etkilerinin yanı sıra ruhsatların kimlere, hangi koşullarla ve nasıl verildiği sorularıyla da gündeme geldi.

Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün Temmuz 2026 verilerine göre Türkiye’de arama ve işletme aşamalarında toplam 13 bin 378 maden ruhsatı bulunuyor. Bunların 9 bin 484’ü işletme, 3 bin 702’si arama aşamasındaki ruhsatlardan oluşuyor. İşletme izni bulunan ruhsat sayısı ise 7 bin 668. Ruhsat sahibi olmak ile fiilen üretim yapmak aynı şey olmadığı için bu veriler ayrı ayrı değerlendirilmek zorunda.

Madencilik ruhsatlarının verilmesi yasal bir kamu yetkisi. Ancak ruhsat alanlarının seçimi, ihalelerin koşulları, şirketlerin geçmiş faaliyetleri, çevresel etki değerlendirmeleri ve rehabilitasyon yükümlülükleri, kamu kaynaklarının özel ekonomik faaliyetlere tahsisinde belirleyici önem taşıyor.

2025 yılında kabul edilen 7554 sayılı kanun, madencilik ve enerji yatırımlarının izin süreçlerinde önemli değişiklikler yaptı. Hükümet, düzenlemelerin bürokrasiyi azaltacağını ve yatırımları hızlandıracağını savundu. Muhalefet partileri, meslek örgütleri ve çevre hareketleri ise özellikle zeytinlikler, ormanlar ve tarım arazileri üzerindeki etkileri nedeniyle yasaya itiraz etti.

Muğla’daki Akbelen Ormanı ve çevresindeki kömür madenciliği faaliyetleri, kamu yararı ile özel şirketlerin yatırım talepleri arasındaki uyuşmazlığın öne çıktığı örneklerden biri oldu. Bu tür projelerde önemli olan yalnızca ruhsatın yasal bulunup bulunmadığı değil, ruhsat kararının çevresel, ekonomik ve toplumsal sonuçlarının nasıl değerlendirildiği.

Maden ruhsatı verilmesini doğrudan yolsuzluk olarak nitelendirmek mümkün değil. Bununla birlikte ruhsatın ekonomik değeri, kamuya ait doğal varlıkların kullanımı ve şirketlere tanınan ayrıcalıklar üzerinde etkili denetim yapılmaması, yolsuzluk ve çıkar çatışması risklerini artırabiliyor.

İliç’te Dokuz İşçinin Ölümü: Ruhsat Ve Denetimde Sorumluluk

13 Şubat 2024’te Erzincan’ın İliç ilçesindeki Çöpler altın madeninde meydana gelen yığın kayması, dokuz işçinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlandı. Facia, madenin faaliyet koşullarını, daha önceki çevre sorunlarını ve yetkili kurumların denetimlerini yeniden gündeme getirdi.

Anagold Madencilik tarafından işletilen sahayla ilgili soruşturmalarda şirket yöneticilerinin ve çalışanlarının sorumlulukları araştırıldı. Çevresel etki değerlendirme raporlarında onayı veya imzası bulunan bazı kamu görevlileri hakkında ise bilirkişi değerlendirmesi doğrultusunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi.

Bu karar, söz konusu görevlilerin yargılanmaması sonucunu doğurdu. Ancak facia, maden sahalarında çalışma güvenliği ile çevresel izin ve denetim mekanizmalarının nasıl işlediği sorusunu ortadan kaldırmadı.

Bir madenin işletilmesinden sağlanan ekonomik gelir ile meydana gelebilecek çevresel zararların ve işçi ölümlerinin toplumsal bedeli aynı kişiler tarafından karşılanmadığında, kamu denetiminin niteliği daha da önem kazanıyor. Bu nedenle madencilikte ruhsat ve izin kararlarının yalnızca yatırım miktarıyla değil, işçi sağlığı, çevre güvenliği ve kamusal sorumluluk açısından da incelenmesi gerekiyor.

İmar Affı: Bedel Ödeyerek Yasallaştırılan Aykırılıklar

AKP iktidarı döneminde ekonomik ve toplumsal sonuçları en ağır tartışılan uygulamalardan biri, 2018 yılında “İmar Barışı” adı altında çıkarılan düzenleme oldu. Ruhsatsız veya ruhsatına aykırı yapılara belirli bir bedel karşılığında yapı kayıt belgesi verilmesini sağlayan uygulama, milyonlarca yapının hukuki statüsünü değiştirdi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2020 başındaki verilerine göre, bedeli ödenen 7 milyon 393 bin 413 bağımsız bölüm başvurusu için toplam 24 milyar 744 milyon liranın üzerinde ödeme yapıldı.

İmar affı, doğrudan rüşvet alınması anlamına gelmiyor. Ancak kamu otoritesinin daha önce mevzuata aykırı saydığı yapılaşmayı belirli bir ödeme karşılığında kayıt altına alması, ekonomik ve hukuki açıdan farklı bir sorun oluşturuyor. İmar kurallarına uyanlarla bu kuralları ihlal edenler arasında nasıl bir eşitlik sağlandığı, kaçak yapılaşmadan kaynaklanan ekonomik avantajın nasıl değerlendirildiği ve kamu güvenliğinin hangi ölçüde korunduğu soruları gündeme geliyor.

Uygulamanın sonuçları 6 Şubat 2023 depremlerinin ardından daha da ağır biçimde tartışıldı. Reuters’ın Malatya’daki Trend Garden Residence üzerine yaptığı araştırma, ruhsatsız değişikliklerden sonra 2018 imar affı kapsamında kayıt altına alınan binanın depremde çöktüğünü ve 29 kişinin yaşamını yitirdiğini belgeledi.

Bununla birlikte depremlerde yıkılan bütün yapıların imar affından yararlandığını söylemek mümkün değil. İmar affı kapsamında belge almış yapılardan kaçının depremde yıkıldığına ilişkin kapsamlı ve doğrulanmış ulusal bir veri kamuoyuna açıklanmadı.

Uygulamanın yarattığı tartışmanın temelinde, devletin yapı güvenliğini denetleme yükümlülüğü ile imar mevzuatına aykırılıkların bedel karşılığında kayıt altına alınması arasındaki ilişki bulunuyor. Burada ekonomik kazanç yalnızca başvuru bedellerinden elde edilen kamu geliriyle sınırlı değil; mevzuata aykırı yapılaşmadan doğan taşınmaz değerleri de söz konusu.

İmar affını bütün başvurular bakımından ceza hukuku anlamında yolsuzluk saymak doğru değil. Ancak kamusal denetimin yerine mali bir ödemenin geçirilmesi ve bunun güvenlik bakımından yarattığı sonuçlar, kamu yararının nasıl korunduğu sorusunu zorunlu kılıyor.

Uluslararası Suç Örgütleri Neden Türkiye’ye Yerleşti?

Türkiye’de kara para aklama tartışmaları, özellikle 2023’ten itibaren uluslararası suç örgütü şüphelilerine yönelik operasyonlarla yeni bir boyut kazandı. Avustralya, Balkanlar, Avrupa ülkeleri ve Rusya bağlantılı suç örgütlerinin bazı yöneticilerinin Türkiye’de yaşadığının ortaya çıkması, ülkenin yalnızca yasa dışı ticaret için geçiş güzergâhı değil, suç gelirlerinin tutulduğu ve değerlendirildiği bir yer haline gelip gelmediği sorusunu gündeme getirdi.

Kasım 2023’te Avustralya makamları tarafından uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle aranan Hakan Ayık ve uluslararası Comanchero suç örgütüyle bağlantılı çok sayıda kişi İstanbul’da yakalandı. Türk makamları, örgütün uluslararası uyuşturucu ticareti ve suç gelirlerinin aklanmasıyla bağlantılı olduğunu açıkladı.

Aynı dönemde Hırvatistan bağlantılı uyuşturucu örgütü yöneticisi olduğu ileri sürülen Nenad Petrak da Türkiye’de gözaltına alındı. Le Monde’un araştırmasına göre Petrak, 2022 yılında Türkiye’de taşınmaz edinerek Türk vatandaşlığı almış ve Nenat Çelik adını kullanmaya başlamıştı. Gazetenin araştırması, uluslararası soruşturmalarda adı geçen başka kişilerin de Türkiye’de taşınmaz sahibi olduklarını veya vatandaşlık edindiklerini ortaya koydu.

Bu kişilerle ilgili suçlamalar ve yabancı ülkelerin arama kararları birbirinden farklı hukuki durumlar oluşturuyor. Ancak uluslararası suç örgütü şüphelilerinin Türkiye’de yaşayabilmesi ve bazılarına vatandaşlık verilmesi, başvuru sırasında adli geçmişin, varlıkların kaynağının ve uluslararası risk kayıtlarının nasıl incelendiği sorularını ortaya çıkardı.

2024 yılında CHP Milletvekili İnan Akgün Alp de TBMM’de yaptığı konuşmada, taşınmaz edinimi yoluyla Türk vatandaşlığı aldığı ileri sürülen uluslararası suç örgütü yöneticilerine ilişkin örnekleri gündeme getirdi.

Türkiye’nin yatırım yoluyla vatandaşlık uygulaması yasal bir düzenleme. Ancak uygulamanın uluslararası suç gelirleri açısından kötüye kullanılıp kullanılmadığının anlaşılabilmesi, yalnızca yatırım tutarlarının değil, paranın gerçek sahibinin ve kaynağının da etkili biçimde araştırılmasına bağlı.

Varlık Barışı Ve Kara Para Aklama Riski

Türkiye’de farklı yıllarda uygulanan varlık barışı düzenlemeleri, yurt dışındaki veya kayıt dışı varlıkların belirli koşullarla ekonomiye kazandırılmasını amaçladı. Hükümetler bu düzenlemeleri sermaye girişini artırma, kayıt dışılığı azaltma ve ekonomik faaliyetleri destekleme gerekçeleriyle savundu.

Buna karşılık vergi incelemesi güvenceleri ve varlıkların kaynağına ilişkin sınırlı araştırma yapılması, bu uygulamaların kara para aklama açısından risk oluşturabileceği yönünde eleştirilere neden oldu.

Vergi incelemesi yapılmaması ile suç gelirlerinin aklanması konusunda cezai sorumluluk bulunmaması aynı şey değil. Bir varlığın bildirilmesi, suçtan elde edilen gelirin kendiliğinden hukuka uygun hale geldiği anlamına gelmiyor. Ancak uygulamada gerçek yararlanıcıların ve varlıkların kaynağının etkin biçimde incelenip incelenmediği, mali denetim bakımından belirleyici önem taşıyor.

Bu konudaki kaygılar yalnızca iç siyasetin gündeminde kalmadı. Kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadelede uluslararası standartları izleyen Mali Eylem Görev Gücü (FATF), Türkiye’yi Ekim 2021’de artırılmış izleme kapsamına, kamuoyunda bilinen adıyla gri listeye aldı.

Türkiye, alınan önlemler ve denetim kapasitesindeki gelişmelerin ardından Haziran 2024’te gri listeden çıkarıldı. Bu karar, mücadele mekanizmalarında ilerleme kaydedildiğinin uluslararası düzeyde kabul edilmesi anlamına geliyor.

Ancak FATF’nin 23 Eylül 2026’da yayımladığı yeni Türkiye raporu, risklerin bütünüyle ortadan kalkmadığını gösteriyor. Kuruluş, Türkiye’nin mali istihbarat ve uluslararası iş birliğinde kapasitesini artırdığını belirtirken uyuşturucu kaçakçılığı, ticari kaçakçılık, yasa dışı bahis ve profesyonel para aklama faaliyetleriyle ilgili soruşturmalara daha fazla öncelik verilmesini istedi.

Raporda, sınır ötesi mali hareketler ve yurt dışında bulunan suç gelirlerinin izlenmesi ile geri alınması konularında eksikliklerin giderilmesi gerektiği belirtildi. Türkiye’nin bu alanlarda geliştirilmiş takip sürecine alınması kararlaştırıldı.

Dolayısıyla gri listeden çıkarılma kararı, mali sistemin kara para aklama risklerinden tümüyle arındığı anlamına gelmiyor. Sorunun temelinde suç gelirlerinin ekonomiye hangi yollarla sokulabildiği ve yetkili kurumların bunları ne ölçüde tespit edebildiği bulunuyor.

Suç Gelirlerinden Taşınmazlara: Uluslararası Operasyonlar

2025 yılında Türkiye ve Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilen ortak operasyonlar, uluslararası suç örgütlerinin ekonomik büyüklüğünü de görünür kıldı. Nisan ayında Europol ile Türkiye, Belçika, Almanya, Hollanda ve İspanya güvenlik birimlerinin iş birliğiyle yürütülen operasyonlarda 234 şüpheli yakalandı.

Operasyonlar kapsamında, aralarında yüzlerce taşınmazın ve aracın bulunduğu yaklaşık 300 milyon avro değerindeki mal varlığına el konulduğu açıklandı. Şüphelilere uyuşturucu ticareti, kara para aklama ve başka ağır suçlarla bağlantılı faaliyetler isnat edildi.

Bu operasyonlar, devletin uluslararası suç örgütlerine karşı yürüttüğü mücadeleyi gösteriyor. Aynı zamanda suç gelirleriyle bağlantılı olarak bu kadar büyük mal varlığının nasıl edinildiği ve hangi ekonomik faaliyetlerin içinde değerlendirildiği sorularını da gündeme getiriyor.

Taşınmaz alımı, şirket ortaklıkları, ticari işlemler ve finansal varlıklar, yasa dışı gelirlerin kaynağını gizlemek amacıyla kötüye kullanılabilecek alanlar arasında bulunuyor. Bu işlemlerin herhangi birine katılan herkesin suç işlediğini söylemek mümkün değil. Ancak gerçek yararlanıcıların ve para hareketlerinin izlenebilmesi, mali sistemin suç örgütleri tarafından kullanılmasını engellemenin temel koşullarından birini oluşturuyor.

Sedat Peker’in İddiaları Ve Devletin Soruşturma Sorumluluğu

2021 yılında Sedat Peker’in yayımladığı videolar da siyaset, bürokrasi ve organize suç ilişkileri hakkında ağır iddiaları gündeme getirdi. Peker, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ve çeşitli kamu görevlileri hakkında uyuşturucu ticareti, koruma ilişkileri, ekonomik çıkar sağlama ve kamu gücünün kötüye kullanılmasıyla ilgili suçlamalarda bulundu.

Soylu ve adı geçen diğer kişiler iddiaları reddetti. Peker’in açıklamalarının önemli bir bölümü bağımsız delillerle doğrulanmış veya mahkeme kararlarıyla kesinleşmiş değil.

Bununla birlikte açıklamaların kamuoyunda yarattığı tartışma, ağır suçlamalarla karşılaşan siyasi ve idari görevliler hakkında etkili ve bağımsız soruşturmaların nasıl yürütüleceği sorusunu ortaya çıkardı.

Suç örgütü mensubu olduğu bilinen bir kişinin ileri sürdüğü iddialar, yalnızca kaynağı nedeniyle doğru kabul edilemeyeceği gibi aynı gerekçeyle araştırma dışında da bırakılamaz. İddiaların doğruluğu, tanık anlatımlarından bağımsız belgelere, para hareketlerine ve diğer somut delillere dayanılarak belirlenebilir.

2026 Fon Krizi: Yüz Binlerce Kişinin Birikimi

Eylül 2026’da patlak veren yatırım fonları krizi, Türkiye’de ekonomik çıkar ilişkileri ve mali denetim konularını yeniden siyasi gündemin merkezine taşıdı. Sermaye Piyasası Kurulu, 17 Eylül’de yedi portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verdi.

Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre söz konusu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyordu. Fonların bir bölümünün işlem hacmi düşük hisse senetlerinde yoğunlaşması ve bu hisselerde olağanüstü fiyat artışları yaşanması, piyasa manipülasyonu iddialarını gündeme getirdi.

Reuters’ın araştırmasına göre fonlar, yaklaşık üç yıllık dönemde 20 milyar doların üzerinde büyüklüğe ulaşmıştı. Bazı hisselerin hızla değer kazanması fonların getirilerini yükseltirken yatırımcıların paralarını geri çekmek istemesiyle ortaya çıkan likidite sorunu krizi derinleştirdi.

Uluslararası ve yerel basında yayımlanan araştırmalar, şüpheli piyasa hareketleriyle ilgili daha önce yapılan uyarılara rağmen etkili önlemlerin neden zamanında alınamadığını sorguladı. Soruşturma kapsamında çok sayıda kişi hakkında adli işlem yapıldı.

Krizin siyasi boyutu ise AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya’nın hisse işlemleri hakkında ortaya atılan iddialarla büyüdü.

Muhalefet tarafından açıklanan verilere göre Kaya çiftinin Özata Denizcilik hisselerinde kısa sürede çok yüksek tutarlı satış işlemleri gerçekleştirdiği ileri sürüldü. Kaya, iddiaların araştırılabilmesi amacıyla parti görevlerinden ayrılma talebinde bulundu. Eşiyle birlikte savcılığa şüpheli sıfatıyla ifade verdi ve işlemlerinde herhangi bir yönlendirme veya özel bilgi almadıklarını savundu.

Kaya çiftinin yatırımlarının ana para dışındaki kısmını TMSF’nin isteğe bağlı iade hesabına gönderdiği de açıklandı. Bu ödeme, soruşturmaya konu işlemlerin tamamının suç oluşturduğuna ilişkin kesinleşmiş bir karar anlamına gelmiyor.

Bununla birlikte siyasi görevde bulunan kişilerin büyük ölçekli finansal işlemleriyle kamu kurumlarının denetim yetkileri arasındaki ilişki, mali şeffaflık ve çıkar çatışması bakımından önem taşıyor.

Fon Soruşturması Borsa Yönetimine Uzandı

Fon krizindeki en dikkat çekici gelişmelerden biri, Borsa İstanbul Genel Müdürü Korkmaz Enes Ergun’un soruşturma kapsamına alınması oldu. Ergun, 31 Ekim’de gözaltına alındı; 3 Kasım 2026’da rüşvet suçlamasıyla tutuklandı. Hakkında suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üyelik iddiası da bulunuyor.

Borsa İstanbul’un üst düzey yöneticisinin tutuklanması, soruşturmanın yalnızca yatırım fonlarını yöneten şirketlerle sınırlı kalmadığını gösterdi. Piyasadaki işlemlerin izlenmesi, olağan dışı fiyat hareketlerinin yetkili kurumlara bildirilmesi ve denetim uyarılarının nasıl değerlendirildiği, soruşturmanın önem kazanan başlıkları arasında yer aldı.

Kişilerin tutuklanması, suçlamaların mahkeme kararıyla kanıtlandığı anlamına gelmiyor. Bununla birlikte fonların tasfiyeye alınmasından önce yapılan uyarıların ne ölçüde dikkate alındığı ve düzenleyici kurumların hangi aşamada müdahale edebileceği soruları varlığını koruyor.

Fon kriziyle birlikte kamuoyunun önündeki sorun, yalnızca belirli kişilerin usulsüz kazanç sağlayıp sağlamadığı değil, bu tür işlemleri önlemekle görevli kurumların neden krizin büyümesini engelleyemediği haline geldi.

Uluslararası Endekslerde Gerileme

Türkiye’de kamu yönetiminin şeffaflığına ilişkin tartışmalar, uluslararası karşılaştırmalı araştırmalarda da karşılık buluyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Şubat 2026’da yayımladığı 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye, 100 üzerinden 31 puanla 182 ülke arasında 124’üncü sırada yer aldı.

Türkiye’nin bir önceki yıl 34 olan puanı üç puan düştü; ülke sıralamada 17 basamak geriledi. Kuruluş, Türkiye’nin 2012’den bu yana yolsuzluk algısında belirgin düşüş yaşayan ülkeler arasında bulunduğunu belirtti.

Bu endeks, kamu sektöründeki yolsuzluk hakkındaki uzman ve iş dünyası değerlendirmelerine dayanıyor. Herhangi bir siyasetçinin, bürokratın veya iş insanının suç işlediğini kanıtlayan bir mahkeme kararı niteliği taşımıyor. Ancak kamu kurumlarına duyulan güven, şeffaflık ve yolsuzluk riskleri hakkında karşılaştırmalı bir gösterge sunuyor.

Hukukun üstünlüğü endekslerinde de Türkiye’nin iktidarın sınırlandırılması ve yargısal denetim gibi alanlarda düşük sıralarda bulunması, ekonomik işlemlerin bağımsız biçimde soruşturulması konusundaki tartışmaların kurumsal boyutunu görünür kılıyor.

Kamu Gücü, Özel Kazanç Ve Toplumsal Bedel

Deniz Feneri’nden 17-25 Aralık’a, altın ticaretinden kamu ihalelerine, maden ruhsatlarından imar affına, uluslararası suç örgütlerinden fon krizine kadar uzanan dosyalar birbirinden farklı hukuki özellikler taşıyor. Bunların tamamının aynı suç örgütünün faaliyetleri olduğu veya aynı yöntemle işlendiği yönünde kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmuyor. Bazı olaylarda suçlama mahkeme önüne taşınmadı, bazılarında takipsizlik veya beraat kararı verildi, bazılarında soruşturmalar hâlâ sürüyor.

Ancak bütün bu alanlarda ortak bir kamu yönetimi sorunu bulunuyor: Ekonomik kazanç sağlayan kararları kimler alıyor, bunlardan kimler yararlanıyor, denetim hangi kurumlar tarafından yapılıyor ve kamu yararına aykırılık iddiaları ortaya çıktığında sorumluluk nasıl belirleniyor?

Kamu ihalesi, maden ruhsatı, imar düzenlemesi veya vergi istisnası, yalnızca teknik ve idari bir işlem değil. Her biri ekonomik değerin oluşumunu, paylaşımını ve kimi zaman belirli kişi veya şirketlerde yoğunlaşmasını etkileyen kamu kararları.

Bir köprünün veya hastanenin yapımı için verilen garanti, gelecekteki bütçeleri etkileyebiliyor. Bir maden ruhsatı, doğal varlıkların kullanım biçimini değiştirebiliyor. İmar affı, mevzuata aykırı yapılaşmanın ekonomik ve hukuki sonuçlarını yeniden düzenleyebiliyor. Mali piyasalardaki denetim eksikliği ise on binlerce, kimi zaman yüz binlerce kişinin tasarruflarını riske atabiliyor.

Bu işlemlerin tümünün suç sayılması mümkün olmadığı gibi, yasal olmaları nedeniyle toplumsal sonuçlarının araştırılmaması da kabul edilebilir bir denetim anlayışı oluşturmuyor. Kamu gücünün ekonomik değer yaratan kararlarında gerçek yararlanıcıların, mali yükümlülüklerin, çıkar çatışmalarının ve toplumsal maliyetlerin açıklanması gerekiyor.

Yirmi dört yıllık iktidar sürecinde gündeme gelen yolsuzluk ve yasa dışı kazanç iddialarının bir bölümü yargısal sonuca ulaşırken bir bölümü siyasi kararlarla, takipsizliklerle veya sonuçlandırılmayan tartışmalarla kamuoyunun hafızasında kaldı. 2026 fon krizi ise aynı soruları bu kez sermaye piyasaları üzerinden yeniden gündeme taşıdı.

Türkiye’nin önündeki temel mesele, yalnızca geçmişte kimlerin hangi ekonomik ayrıcalıklardan yararlandığını öğrenmek değil; kamu kaynağı, kamu yetkisi ve özel servet arasındaki ilişkinin bağımsız kurumlar tarafından denetlenmesini sağlayabilmek.

Yirmi dört yıl boyunca bakanların, kamu yöneticilerinin, büyük müteahhitlerin, mali kuruluşların ve uluslararası suç örgütlerinin adlarının geçtiği bu kadar farklı dosya gündeme gelmişken, kamu gücüyle yaratılan ekonomik kazançların gerçek sahipleri ve bu kazançların toplumsal maliyetleri, siyasi konumdan bağımsız ve herkes için aynı hukuk kurallarıyla araştırılabilecek mi?


  • NHA / TBMM soruşturma ve genel kurul tutanakları, Kamu İhale Kurumu, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, Avrupa Komisyonu Türkiye Raporları, Mali Eylem Görev Gücü (FATF), Uluslararası Şeffaflık Örgütü, Reuters, Associated Press, Financial Times, Le Monde, Deutsche Welle Türkçe, BBC Türkçe, Anadolu Ajansı, BirGün, Cumhuriyet, T24, Bianet, Gazete Duvar, Teyit, Euronews, Gazete Oksijen, Hürriyet Daily News.