Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, son dönemde yaptığı açıklamalarla yalnızca eğitim politikalarını değil, geçmişe ilişkin toplumsal hafızayı da yeniden tanımlamaya çalışan bir söylem kuruyor. “Ben öğrenciyken ders kitaplarını kırtasiyeye sipariş ediyorduk, aylar sonra geliyordu”, “Sınıflar 70 kişiydi”, “Okullarda soba bile yoktu, sobası olan okul lüks sayılıyordu” sözleri, kamuoyunda bir kez daha tartışma yarattı. Sosyal medyada çok sayıda kullanıcı, bu ifadeleri tarihsel gerçeklikle bağdaşmadığı gerekçesiyle ironik ve alaycı paylaşımlarla eleştirirken, Bakan Tekin’in her yeni açıklaması hafızanın nasıl yeniden kurulmaya çalışıldığına ilişkin daha büyük bir tartışmanın parçası haline geliyor.
İlk bakışta kişisel anılar gibi görünen bu cümleler, aslında yalnızca geçmişe ilişkin nostaljik hatırlatmalar değil; bugünü meşrulaştırmaya yönelik siyasal bir anlatının yapı taşları olarak okunuyor. Çünkü siyasal iktidarlar yalnızca bugünü yönetmez; geçmişi de yeniden yorumlayarak bugünün meşruiyetini üretmeye çalışır. Bu nedenle Yusuf Tekin’in açıklamalarındaki asıl dikkat çekici unsur, anlattığı anıların doğruluğundan çok, bu anıların hangi siyasal işlevi yerine getirdiğidir.
Hafızanın Siyaseti
Toplumsal hafıza hiçbir zaman yalnızca geçmişin kaydı değildir. Aynı zamanda bugünü anlamlandırmanın ve geleceği kurmanın da aracıdır. Bu nedenle siyaset, yalnızca yasaları ya da kurumları değil, hafızayı da yönetmeye çalışır. İnsanların neyi hatırlayacağı, neyi unutacağı ve geçmişi nasıl yorumlayacağı üzerine yürütülen mücadele, çoğu zaman seçim meydanlarında verilen vaatlerden daha belirleyici hale gelir.
Yusuf Tekin’in peş peşe sıraladığı “yoklar listesi” de bu çerçevede değerlendirildiğinde farklı bir anlam kazanıyor. Ders kitabı yoktu, sınıf kalabalıktı, soba yoktu, okul yetersizdi… Her yeni açıklama, geçmişi yalnızca eksikliklerden oluşan tek renkli bir tabloya dönüştürüyor. Böylece bugünün bütün sorunları, “Eskiden daha kötüydü” cümlesinin gölgesinde görünmez hale getirilmeye çalışılıyor.
Oysa Türkiye’nin eğitim tarihi, yalnızca yoksunluklardan ibaret değildir. Cumhuriyet’in farklı dönemlerinde okullaşma oranlarının artırılması, köy okulları, öğretmen okulları, halk eğitim seferberlikleri ve eğitimin kamusal hak olarak genişletilmesine yönelik birçok adım da bu tarihin ayrılmaz parçalarıdır. Geçmiş yalnızca eksikliklerden ibaret gösterildiğinde, tarih aynı zamanda seçici biçimde yeniden yazılmış olur.
Ekonomik Gerçeklikten Hafıza Savaşlarına
Siyasal iletişim açısından bakıldığında bu söylemlerin zamanlaması da dikkat çekicidir. Türkiye, son yılların en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Eğitim harcamaları aile bütçelerinde giderek daha büyük yer tutuyor; okul kıyafetinden kırtasiyeye, servis ücretlerinden beslenme giderlerine kadar her kalemde maliyetler artıyor. Öğretmen atamaları, okul güvenliği, eğitimde fırsat eşitsizliği ve çocuk yoksulluğu kamuoyunun temel gündem maddeleri arasında bulunuyor.
Böyle bir tabloda iktidarın bugünkü sorunları konuşmak yerine sürekli geçmişin eksikliklerine dönmesi, siyasal iletişim açısından tesadüf olarak değerlendirilmiyor. Çünkü bugünün ekonomik koşullarında toplumsal rızayı büyüme, refah ya da gelir artışı üzerinden üretmek giderek zorlaşırken, geçmişi bugünden daha karanlık gösteren anlatılar siyasal meşruiyet üretmenin alternatif araçlarından biri haline geliyor.
Bu nedenle “Eskiden kitap yoktu”, “soba yoktu”, “şunlar yoktu” söylemi yalnızca geçmişi anlatmıyor; bugüne yönelik bir kıyaslama zemini oluşturuyor. Amaç, mevcut sorunları çözmekten çok, onları geçmişle karşılaştırarak göreli hale getirmek oluyor.
Algının İnşası
Modern siyaset, yalnızca gerçeklerle değil, gerçeklik algısıyla da ilgileniyor. İnsanların yaşadıkları deneyim kadar, o deneyimleri nasıl yorumladıkları da siyasal mücadelelerin konusu haline geliyor. Bu nedenle tekrar edilen söylemler, zaman içinde doğruluğundan bağımsız olarak yeni bir toplumsal hafıza oluşturabiliyor.
Yusuf Tekin’in açıklamaları da tam bu noktada anlam kazanıyor. Her açıklamanın ardından sosyal medyada oluşan mizah, ironi ve eleştiriler, söylemin görünürlüğünü daha da artırıyor. Tartışmalar büyürken, geçmişe ilişkin kurulan çerçeve de sürekli dolaşıma sokuluyor. İletişim stratejisi açısından bakıldığında dikkat çeken nokta, tartışmanın doğruluk üzerine değil, gündem üzerine kurulmasıdır. İnsanlar açıklamaları eleştirirken bile aynı anlatının yeniden üretilmesine katkıda bulunuyor.
Geçmişle Hesaplaşmak Mı, Geçmişi Yeniden Yazmak Mı?
Her toplum geçmişini yeniden değerlendirir; bu kaçınılmazdır. Ancak geçmişi yeniden değerlendirmek ile onu bugünkü siyasal ihtiyaçlara göre yeniden kurgulamak arasında önemli bir fark vardır. Birincisi tarih yazımıdır; ikincisi ise hafıza siyaseti.
Bugün eğitim sistemi, çocuk yoksulluğu, öğretmen açığı, fırsat eşitsizliği ve kamusal eğitimin niteliği üzerine güçlü bir tartışmaya ihtiyaç duyarken, kamuoyunun sürekli “eskiden ne vardı, ne yoktu” eksenine çekilmesi dikkat çekici bir siyasal tercih olarak öne çıkıyor.
Belki de asıl soru şudur: Geçmiş gerçekten anlatıldığı kadar yoksulluklardan ibaret miydi, yoksa bugünün sorunları görünmez kılınmak istendiği için mi geçmiş yalnızca “yoklar listesi” üzerinden yeniden yazılıyor?
Çünkü hafıza, yalnızca dünün hikâyesi değildir. Aynı zamanda bugünün siyasetini ve yarının toplumsal tahayyülünü belirleyen en güçlü mücadele alanlarından biridir.
- Yoklar Listesi Ve Hafızanın Yeniden İnşası - 19 Temmuz 2026
- Vatandaşın Borç Sarmalı Derinleşiyor - 16 Temmuz 2026
- Açlık Sınırı Ücreti Geçti, Geçim Krizi Derinleşti - 30 Haziran 2026










