Bir ülkenin gerçek rejimini anlamak için anayasa kitapçıklarını okumaya gerek yoktur. Bir kriz anına, bir güvenlik zirvesine ya da iktidarın kendisini tehdit altında hissettiği bir döneme bakmak yeterlidir. Çünkü normal zamanlarda hukuk konuşur; istisna anlarında ise iktidarın gerçek karakteri ortaya çıkar.
Ankara’da NATO Zirvesi gerekçe gösterilerek alınan kararlar tam da böyle bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor.
Valilik, 28 Haziran ile 10 Temmuz tarihleri arasında tam 13 gün boyunca açık ve kapalı alanda yapılacak toplantıları, gösteri yürüyüşlerini, basın açıklamalarını, oturma eylemlerini, protestoları, mitingleri, stant açmayı, çadır kurmayı, bildiri dağıtmayı ve afiş asmayı yasakladı. Bununla da yetinmedi; zirve alanları ve güzergâhlar “hassas bölge” ilan edilerek yetkisiz araç ve kişilerin girişine kapatıldı, hava sahasında ise Valilik izni dışında tüm drone uçuşları yasaklandı.
Sorulması gereken soru şudur: Gerçekten NATO liderlerini koruyan şey, Ankara’da bir öğrencinin basın açıklaması yapamaması mıdır? Bir sendikanın bildiri dağıtamaması mı? Bir yurttaşın pankart açamaması mı?
Bu sorunun cevabı güvenlik değil, siyasetle ilgilidir.
Çünkü burada güvenlik tedbiri ile temel hakların askıya alınması arasındaki çizgi bilinçli olarak silikleştiriliyor. Olağanüstü bir toplantı, olağanüstü yönetim pratiğinin meşrulaştırılmasına dönüştürülüyor.
Carl Schmitt’in ünlü sözü vardır: “Egemen, istisna hâline karar verendir.”
Bugün Türkiye’de sorun tam da budur. Olağanüstü hâl artık ilan edilen bir yönetim biçimi değil, ihtiyaç duyulduğunda kolayca devreye sokulan sıradan bir yönetme tekniğine dönüşmüş durumda.
Bir gün seçim güvenliği gerekçesiyle…
Bir gün deprem gerekçesiyle…
Bir gün terör tehdidi gerekçesiyle…
Bir gün NATO Zirvesi gerekçesiyle…
Ve her defasında biraz daha fazla özgürlük askıya alınıyor.
İktidarın dili de değişiyor. Haklar artık doğuştan sahip olunan anayasal güvenceler olmaktan çıkıyor; idarenin uygun gördüğü ölçüde kullanılabilecek geçici izinlere dönüşüyor.
Toplantı hakkı mı? Yasaklanabilir.
Seyahat özgürlüğü mü? Kısıtlanabilir.
İfade özgürlüğü mü? Kamu düzeni gerekçesiyle ertelenebilir.
Basın açıklaması mı? Güvenlik nedeniyle engellenebilir.
Bütün bunlar olurken olağanüstü hâl ilan edilmiyor. Tam tersine, bütün bunlar olağan yönetim pratiği olarak sunuluyor.
İşte rejimin en dikkat çekici yanı da burada ortaya çıkıyor.
Siyasal bilim literatüründe buna farklı isimler veriliyor. Kimileri “rekabetçi otoriterlik” diyor, kimileri “illiberal demokrasi”, kimileri “güvenlik devleti”, kimileri ise “geç faşizm” kavramını kullanıyor. Kavramlar değişebilir ama uygulamalar değişmiyor.
Ortak özellik şu: Hukuk tamamen ortadan kaldırılmaz; gerektiğinde askıya alınabilecek esnek bir araç haline getirilir.
Giorgio Agamben’in “istisna hâlinin kalıcılaşması” dediği tam da budur. Olağanüstü durum artık geçici bir kriz yönetimi olmaktan çıkar ve devletin normal çalışma biçimine dönüşür.
Ankara’da yaşanan tam olarak budur.
Üstelik yasak yalnızca protestoları kapsamıyor. Kent yaşamı yeniden düzenleniyor, kamu çalışanları idari izinli sayılıyor, ulaşım planları değişiyor, geniş alanlar fiilen erişime kapatılıyor. Başkent, yurttaşların yaşadığı bir şehir olmaktan çıkıp güvenlik bürokrasisinin yönettiği bir protokol koridoruna dönüşüyor.
En dikkat çekici olan ise toplumun buna giderek alışmasıdır.
Bir zamanlar olağanüstü sayılan uygulamalar artık haber bültenlerinde birkaç dakika içinde tüketiliyor. On üç günlük eylem yasağı sıradan bir idari işlem gibi sunuluyor. Bir kentin kamusal alanının fiilen kapatılması, demokratik hakların topluca ertelenmesi, seyahat ve toplanma özgürlüğünün geniş ölçüde sınırlandırılması olağan bir güvenlik prosedürü olarak kabul ettiriliyor.
Demokrasiler yalnızca darbelerle ortadan kalkmaz.
Bazen bir valilik genelgesiyle, bazen bir güvenlik protokolüyle, bazen birkaç günlük geçici yasaklarla yavaş yavaş aşınırlar.
Her yasak bir sonrakini daha normal hale getirir.
Her istisna yeni bir olağan yaratır.
Ve en sonunda yurttaş, haklarını kullanan bir özne olmaktan çıkar; güvenlik gerekçesiyle hareket alanı sürekli daraltılan bir yönetim nesnesine dönüşür.
NATO Zirvesi birkaç gün sonra bitecek.
Liderler ülkelerine dönecek.
Konvoylar dağılacak.
Ancak geriye çok daha önemli bir soru kalacak:
Eğer bir uluslararası zirve için bir kentin demokratik hayatı on üç gün boyunca askıya alınabiliyorsa, yarın başka bir gerekçeyle bunun yeniden yapılmayacağını kim garanti edebilir?
Asıl mesele NATO değildir.
Asıl mesele, istisnanın artık yönetimin olağan dili haline gelmiş olmasıdır. Ve bu, herhangi bir zirveden çok daha uzun ömürlü bir siyasal tercihi göstermektedir.
- NATO Bahane, Olağanüstü Rejim Şahane - 24 Haziran 2026
- Ramazan Gülten İstanbul’a İhanetin İmar Haritasını Mahkemede Açtı - 17 Haziran 2026
- Aristoteles Bugün Yaşasaydı Nietzsche’den Mi, Yoksa Bizden Mi Korkardı? - 16 Haziran 2026



















