Siyasette bazı anlar vardır ki, ortada gri alan kalmaz. Tarafsızlık iddiası da fiilen bir taraf seçimine dönüşür. Çünkü mesele kişiler arasında bir tercih yapmak değil, hukuki ve siyasi bir ilke karşısında nerede durduğunu göstermektir.
CHP’de yaşanan son süreç tam da böyle bir eşiktir.
Oğuz Kaan Salıcı’nın yaptığı açıklama ilk bakışta sağduyulu, uzlaştırıcı ve partiyi düşünen bir yaklaşım gibi görünebilir. “Benim tarafım CHP” diyerek başlayan, birlik ve bütünlük vurgusuyla devam eden bu söylem, siyasal gerilimin ortasında kendisini tarafların üstünde konumlandırmaya çalışıyor. Ancak sorun tam da burada başlıyor.
Çünkü bugün tartışılan mesele CHP’nin birlik içinde kalıp kalmaması değildir. Tartışılan şey, iktidarın yargı gücü aracılığıyla muhalefetin en büyük partisinin iç işleyişine müdahale edip etmediğidir. Tartışılan şey, hukuki dayanağı ciddi biçimde tartışmalı olan bir “Mutlak Butlan” kararının siyasal sonuçlarının kabul edilip edilmeyeceğidir.
Bu nedenle “ben partinin yanındayım” demek yeterli değildir.
Asıl soru şudur:
Partinin yanında olmak, partiye yönelik hukuksuz müdahalenin karşısında durmayı da içeriyor mu?
Salıcı’nın açıklamasında dikkat çeken nokta, sürecin yarattığı hukuksuzluğu açık ve net biçimde mahkûm etmek yerine, taraflar arasında bir denge kurmaya çalışmasıdır. Sanki ortada eşit ağırlıkta iki siyasi tercih varmış gibi konuşulmaktadır. Oysa bir tarafta delegelerin iradesiyle oluşmuş bir yönetim, diğer tarafta ise mahkeme kararının yarattığı fiili bir durum bulunmaktadır.
Haklı ile haksızın arasına eşit mesafede durmak, çoğu zaman tarafsızlık değildir.
Tam tersine, güç sahibinin lehine işleyen bir pozisyon haline gelir.
Tarih boyunca hukuk dışı müdahaleler karşısında en işlevsel siyasal pozisyonlardan biri “orta yolculuk” olmuştur. Çünkü açık destek vermeden meşruiyet üretir. Kararın arkasında durmadan kararın sonuçlarını normalleştirir. İtiraz etmeden kabullenir. Karşı çıkmadan uyum sağlar.
Bugün CHP içinde “birlik” adına yapılan bazı çağrılar da benzer bir işlev görüyor.
Birlik elbette değerlidir. Ancak hukuksuzluk üzerine kurulan bir birlik, yarın yeni hukuksuzlukların davetiyesi olur. Eğer bir siyasi hareket kendi iradesine yapılan müdahaleyi sineye çekerek birlik sağlayacaksa, o birliğin bedeli demokrasi olur.
Siyasal mücadele yalnızca sonuçlar üzerinden yürütülmez. Sonuca nasıl ulaşıldığı da en az sonuç kadar önemlidir.
Bu nedenle mesele kimin genel başkan olduğu değil, genel başkanın hangi süreç sonunda o koltuğa oturduğudur.
Bugün CHP tabanında yükselen itirazın temelinde de bu duygu vardır. İnsanlar yalnızca bir isim için değil, kendi siyasi iradelerinin değersizleştirilmesine karşı tepki göstermektedir.
Salıcı’nın açıklaması, tam da bu noktada eksik kalıyor.
Partinin bölünmemesi gerektiğini söylüyor ama partiyi bu noktaya getiren müdahaleyi yeterince güçlü biçimde tarif etmiyor.
Kardeş kavgasından söz ediyor ama kavgayı başlatan hukuksuz zemini net biçimde işaret etmiyor.
Birlik çağrısı yapıyor ama birliğin hangi ilke etrafında kurulacağını söylemiyor.
Oysa siyasette bazen en büyük bölünme, gerçek çatlağı görmezden gelmektir.
Çünkü hukuk ile hukuksuzluk arasındaki çizgi bulanıklaştırıldığında, geriye yalnızca güç ilişkileri kalır.
Bugün CHP’nin ihtiyacı olan şey, haklı ile haksızı eşitleyen bir denge siyaseti değil; demokratik meşruiyeti ve örgüt iradesini açık biçimde savunan bir siyasi duruştur.
Aksi halde “partinin yanında olmak” söylemi, farkında olmadan partiye yapılan müdahalenin yanında durmanın kibar bir biçimine dönüşebilir.
Ne yazık ki, tarih, çoğu zaman tarafını belli etmeyenleri değil, kritik anlarda hangi tarafta durduklarını açıkça gösterenleri hatırlar.
- Salıcı’nın, Tarafsızlığın Tarafı - 4 Haziran 2026
- Kılıçdaroğlu’ndan Grup Toplantısını Engelleme Girişimi - 28 Mayıs 2026
- CHP’deki “Haram” Araçlar ve Ötesi - 28 Mayıs 2026
















