back to top
Ana Sayfa Haberler Saraç’ın Açıklaması, Hukuksuzluğun Sofrasında Birlik Çağrısı

Saraç’ın Açıklaması, Hukuksuzluğun Sofrasında Birlik Çağrısı

Siyasette bazı sözcükler vardır; ilk duyulduğunda kulağa sağduyu gibi gelir, ama biraz yakından bakıldığında başka bir anlam taşımaya başladıkları görülür. Birlik, aklıselim, sorumluluk, partiyi korumak, oyunu bozmak… Bunlar siyasal hayatın en makul kavramları gibi görünür. Oysa tarih bize göstermiştir ki, en sert teslimiyetler bazen en yumuşak sözcüklerin içine saklanır. İnsan bazen bağırarak değil, “sakin olalım” diyerek de teslim olur.

Necdet Saraç’ın CHP MYK’sına katıldıktan sonra yaptığı açıklama da böyle bir metin izlenimi veriyor. Açıklama boyunca “Mutlak Butlan” kararının hukuki değil siyasi bir karar olduğu, iktidarın yargı eliyle siyaseti dizayn etmeye çalıştığı ve muhalefeti bölmek istediği söyleniyor. Bu tespitlerin önemli bir kısmına katılmamak zor.

Fakat tam da burada temel soru ortaya çıkıyor: Eğer ortada hukuki değil siyasi bir müdahale varsa ve bu müdahale muhalefeti yeniden şekillendirmeyi amaçlıyorsa, o halde bu müdahalenin yarattığı yeni siyasi düzende görev almayı hangi ilke açıklayabilir?

İşte açıklamanın cevapsız bıraktığı soru budur.

Çünkü metin boyunca sürekli “birlik” vurgusu yapılırken, asıl mesele görünmez hale geliyor: Meşruiyet.

Birlik elbette önemlidir. Ancak birlik kendi başına bir değer değildir. Birliğin hangi zeminde kurulduğu belirleyicidir. Demokratik irade üzerinde yükselen birlik başka şeydir; demokratik iradenin etkisizleştirilmesi sonucunda ortaya çıkan fiili durumun kabulü başka şeydir.

Bugün CHP’deki tartışmanın özü de budur. Sorun insanların birbirleriyle kavga etmesi değildir. Sorun, seçilmiş bir yönetimin ve kurultay iradesinin yargı eliyle etkisizleştirildiği iddiası karşısında alınan tutumdur.

Saraç’ın açıklamasındaki en dikkat çekici cümlelerden biri, “Mutlak Butlan” bir sonuçtur. Sonucu beğenmiyoruz ama reddetmek sonucu değiştirmiyor” ifadesidir. İlk bakışta gerçekçi görünse de, siyasetin ahlaki ve demokratik boyutu tam da burada başlar. Çünkü tarih boyunca hiçbir hak mücadelesi yalnızca ortaya çıkan sonuçların kabulüyle kazanılmadı. Demokrasi mücadeleleri de, sendikal mücadeleler de, ifade özgürlüğü mücadeleleri de meşru görülmeyen sonuçlara itiraz ederek büyüdü.

Bir sonucun ortaya çıkmış olması, onun meşru olduğu anlamına gelmez.

Bu nedenle ortaya çıkan çelişki son derece açıktır. Bir yandan kararın hukuksuz olduğu söyleniyor, diğer yandan o kararın yarattığı siyasi zeminde görev kabul ediliyor. Bir yandan yargının siyaseti dizayn ettiği ifade ediliyor, diğer yandan o dizaynın oluşturduğu yapının parçası olunuyor. Bir yandan oyunun bozulması gerektiği söyleniyor, diğer yandan oyunun ürettiği sonuç fiilen kabul ediliyor.

Bu noktadan sonra mesele artık kişisel tercihlerin ötesine geçiyor. Çünkü siyaset yalnızca ne söylediğinizle değil, nerede durduğunuzla da ilgilidir. Hukuksuzluğu eleştirmek önemlidir; ancak hukuksuzluğun ürettiği sonuçlarla kurulan ilişki daha da önemlidir. Bir kararın yanlış olduğunu söylemek ile o kararın sonuçlarını reddetmek aynı şey değildir.

Türkiye’de devletin muhalefete bakışında uzun zamandır değişmeyen bir eğilim var. Muhalefet var olabilir ama iktidara gerçek bir alternatif haline gelmeye başladığında siyasal alan daraltılır. Yargı devreye girer, güvenlik dili öne çıkar, siyasal rekabet hukuki süreçlerle şekillendirilmeye çalışılır. Bu yüzden mesele yalnızca CHP’nin iç meselesi değildir. Tartışılan şey, demokratik siyasetin sınırlarının kim tarafından belirleneceğidir.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru son derece basittir:

Hukuksuz olduğunu söylediğiniz bir kararın doğurduğu görevi hangi demokratik ve ahlaki gerekçeyle kabul ediyorsunuz?

Asıl tartışma burada düğümleniyor.

Çünkü siyasette en büyük kırılmalar bazen açıkça taraf değiştirenler tarafından değil, bulunduğu yeri değiştirdiği halde söylemini değiştirmediğini iddia edenler tarafından yaratılır. Hukuksuzluğu eleştirirken onun sonuçlarına yerleşmek, çoğu zaman hukuksuzluğu durdurmaz; aksine normalleştirir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, hukuksuzluğun yarattığı fiili durum etrafında birlik çağrısı yapmak değil, o fiili durumun hangi yöntemlerle ortaya çıktığını unutmamaktır. Çünkü demokratik siyasetin asıl sınavı, hukuksuzluğu teşhis etmek değil; onun sunduğu imkânlara karşı da mesafe koyabilmektir.

Bazen bir görevi reddetmek, uzun açıklamalardan daha güçlü bir siyasal tutumdur. Çünkü siyaset, en sonunda, insanın hangi sözleri söylediği kadar hangi kapıdan içeri girmemeyi tercih ettiğiyle de ölçülür.